Ailesini kurtarmak ve borçlarından kurtulmak için, fakir bir ailenin kızı, herkesin uzağında, en yüksek dağın tepesinde yaşayan bir adamla evlenmeyi kabul etti; ama kız, oraya vardıklarında onu neyin beklediğini hayal bile edemiyordu

Ailesini kurtarmak ve borçlarından kurtulmak için, fakir bir ailenin kızı, herkesin uzağında, en yüksek dağın tepesinde yaşayan bir adamla evlenmeyi kabul etti; ama kız, oraya vardıklarında onu neyin beklediğini hayal bile edemiyordu 😨😱

Ailesini kurtarmak ve onları borçlardan çıkarmak için, kız en çok korktuğu şeyi kabul etti — köyde en korkunç söylentilerin dolaştığı bir adamla evlenmek. Söyleniyordu ki, o yüksek dağlarda, herkesin uzağında yaşıyordu ve oraya çıkan hiç kimse geri dönmemişti.

Anna’yı ikna etmek uzun sürmedi — basitçe başka bir çıkış yolu görmüyordu. Bir zamanlar babasının her şeyi vardı: işi, parası, evi, normal bir hayatı. Ama her şey bir anda çöktü. İşten çıkarıldı, borçlar başladı, mobilyaları, sonra evi, sonra son eşyaları satmak zorunda kaldılar. Stres çok fazlaydı — babasına kalp krizi geldi ve felç oldu. Annesi sabah akşam çalışıyordu ama parası ancak yiyecek yetiyordu.

Tam o sırada o, onların evine geldi.

Siyah bir at, eski verandanın önünde durdu ve sisin içinden bir adam çıktı. Uzun boylu, sessiz, soğuk bakışlı. Adı Artur’dı. Herkes onu biliyordu ama kimse onu yakından görmemişti. Söyleniyordu ki, on sekiz yaşındayken kardeşiyle korkunç bir olaydan sonra ailesi tarafından atılmıştı. Bazıları fısıldıyordu ki, neredeyse onun hayatını elinden alıyordu. Sonra kayboldu ve bir şekilde dağlara yerleşti.

Sonra köyde insanlar kaybolmaya başladı.

O zamandan beri insanlar ondan korkuyordu. Ona canavar deniyordu. İsmini yüksek sesle söylememeye çalışıyorlardı.

Ve şimdi o, kapılarının önünde duruyor ve sakin bir şekilde tüm aile borçlarını ödemeye hazır olduğunu söylüyordu. Tamamen. Ama tek bir şartla — kızları onun eşi olacak ve sonsuza kadar onunla gidecek.

Anna ağladı, annesinden reddetmesini istedi, açlıktan ölmenin bir canavarla yaşamaktan daha iyi olduğunu söyledi. Ama annesi, yatan babasına, boş duvarlara, borçlara baktı… ve kabul etti.

Düğün olmadı. Anna sadece birkaç eşyasını topladı, Artur’un arkasına atına bindi ve gittiler.

Yolculuk saatler aldı. Ne kadar yükseğe çıkarlarsa, hava o kadar soğuk, sis o kadar yoğun ve Anna’nın kalbi o kadar sıkışıyordu. Konuşmadı. O da sessizdi. Yalnızca nal sesleri ve rüzgarın uğultusu yolculuklarını izledi.

Sonunda varınca Anna, ne olduğunu ve ne gördüğünü hemen anlayamadı 😲😧 Hikâyenin devamı ilk yorumda bulunabilir 👇👇

Önünde terkedilmiş bir ev veya korkunç bir mağara yoktu. Önünde bir dünya vardı.

Dağın zirvesinde gerçek bir vadi uzanıyordu. Ahşap evler, pencerelerde ışıklar, insanlar, çocuklar, kahkaha. Hayat orada kaynıyordu. İnsanlar sokaklarda yürüyordu, çalışıyordu, konuşuyordu. Her şey, dünyadan gizlenmiş ayrı bir şehir gibi görünüyordu.

Anna şaşkındı. Korku görmeyi bekliyordu, ama gördüğü… huzurdu.

Artur, ona ilk kez farklı bir şekilde baktı. Ne soğuk, ne uzak.

Sessizce söyledi ki, hakkında söylenen her şey yalandı. O hikâyede suçlu değildi. Kendi babası korkunç bir şey yapmış ve suçu üzerine atmıştı. İnsanlar inanmış ve onu kovmuştu. Kalacak başka yeri olmadığı için dağlara gitmişti.

Sonra başkaları gelmeye başladı. Önce bir kişi, sonra bir aile, sonra daha fazlası. Aldatılmış, ihanete uğramış veya kabul görmemiş insanlar. Onu buldular ve kaldılar. Birlikte bu yeri inşa ettiler. Burada kimse yargılamıyor ve gereksiz sorular sormuyordu.

Burada insanlar mutluydu.

Anna dinledi ve inanamadı. Bildiği her şey yanlış çıktı.

Artur itiraf etti ki, uzun zamandır bir aile istemişti. Gerçek bir aile. Sıcaklıkla, güvenle. Ama dünyasını anlatırsa her şeyi bozacak insanlar geleceğinden korkuyordu. Bu yüzden gerçeği kimseye açıklamamıştı.

Ve sonra risk almaya karar verdi.

Onun peşine geldi.

Anna bu insanların arasında durdu ve korkunun yavaş yavaş azaldığını hissetti. Uzun zamandır ilk kez borçlar, babasının hastalığı veya umutsuzluk hakkında düşünmüyordu.